Kullanıcı adı:
(?) Şifre:
20/08/08 13:33 Toplam 236 oyuncu 48 sunucu 1216 kullanıcı siteyi görüntülemekte

Söylenene göre tango, Arjantin’in arka sokaklarından çıkmış. Vahşet ve sefaletten kurtulmak isteyen insanlar bu dansı bulmuşlar; aşkın dansını. New York’un arka sokakları ise hikayemizin geçtiği sırada bir savaş alanı. Kimsenin oturmadığı binalar mafya üsleri olmuş, şehir bir ayna gibi parça parça halde. Bütün bu olayların ortasında kalan Payne, ölümle olan şehvet dolu dansına başlıyor.

Hikayenin adı The Fall of Max Payne. Derler ki en dibe inmeden yukarı çıkmaya başlayamazsınız. Kahramanımız da hikaye boyunca düştüğü bu kuyunun ne kadar derin olduğunu anlamaya çalışıyor. En dipte ise onu ihanet, ölüm, aşk ve hayal kırıklıkları bekliyor.

Hindu inancına göre son ya da başlangıç yoktur. Her şey büyük bir döngünün içindedir. Hikayemiz de böyle bir kurguya sahip. Hikayenin başı ve sonu bir kadının ölmesine dayanıyor. Ölüm kokusu bütün hikayenin üzerine sinmiş durumda. Ancak hikayeyi güzel kılan onu yaşamaktır. Ancak o zaman bazı şeyler anlam kazanır. Ölümleri istatistikten ayıran şey sizin başınıza gelmesidir. Hikayeyi yaşamaya hazırsanız Max Payne 2: The Fall of Max Payne sizi bekliyor.

Editörden
Rockstar firması uzun zamandan sonra beklenen Max Payne’in yenisini çıkarttı. İlk oyunun hayranları ona yaklaşamayacağını düşünseler de ikinci oyun bu arkadaşların ağzını açık bıraktı ve beklenen her şeyi karşıladı, hem de fazlasıyla. Ortasından girmemek için senaryodan biraz bahsederek yazıya başlamak istedim. Şimdi ise bu oyunun neden bu kadar etkileyici olduğuna bakalım.

Konusu. Oyunun konusu kendine güvenen ve belli bir tarzı olan senaryoya sahip. Diyaloglar eski siyah beyaz dedektif filmleri gibiyken konu günümüze uygun ve fotoroman tarzındaki demoları kesinlikle stil sahibi. Konu bir yerden sonra sizi o kadar içine alıyor ki oyunu benim yaptığım gibi yarıda kesip dışarı çıkarsanız aklınız orada kalıyor ve yaptığınız işlere adam gibi konsantre olamıyorsunuz. Oyun boyunca oradan oraya atlayarak adam öldürmenize rağmen hikaye size o romantik ve karanlık havasını verebiliyor.

Bunun yanında sahneler çok güzel hazırlanmış. Yani çoğu oyunda olduğu gibi bazı bölümlerde “ben ne yapıyorum bu adamları öldürerek” sorusunu sormuyorsunuz. Hatta oyunun sonlarına doğru adını söylemeyeceğim kötü adam silahını yanınızda düşürdükten sonra Max’in “Bu silahın kurşunlarını teker teker ona geri vereceğim” cümlesinde yüzümdeki cani gülüşü yakaladım. Umarım psikolojik tedaviye ihtiyacım yoktur.

Oyun da ilkine göre çok güzel hazırlanmış. Yenilikler eski ve sevilen özellikleri bozmadan monte edilmiş. Mesela The Fall of Max Payne’de artık sadece Max’i değil, başka karakterleri de oynayabiliyor, onların da ölmesini müthiş oyunumuzla engelleyebiliyoruz. Diğer karakterleri oynayabilmemiz, oyunun tekdüzelikten kurtulmasını sağlıyor.


Kalitesizliği tarz edinen oyun, bunda çok başarılı. İlkinin de ikincisinin de senaryosu herhangi bir merhum Charles Bronson ya da Michael Dudikoff filminden farksız. Bu filmlerde de aile fertlerine bir şey olur (özellikle Bronson filmiyse karısına ve kızına tecavüz edilir) ve intikam yemini eden kahraman bütün çetenin peşinden gider. Bu arada polis olduğu için kanundışı davranır ve polis tarafından da aranmaya başlar. Bu sırada aslında polis merkezinde çalışan arkadaşının hain olduğunu öğrenir vesaire. Ancak buna rağmen insanı içine çeken bir yanı vardır. Sanırım bu, hepimizin içindeki ucuzu seven pop yanımız.

“Hepsi ölmüştü. Aşk öldürüyor. Onu sevmiş miydim? Gerçekten bir seçeneğim var mıydı? Geçmiş gittikçe açılan bir çukur gibi. Ondan ne kadar kaçmaya çalışırsak o arkamızda o kadar büyüyor. Ta ki kenarları ayağımıza gelene kadar. Tek şansınız dönüp yüzleşmek.
Önceki: « Max Payne 2: The Fall of Max Payne
Sonraki: 3. sayfa »
Sayfalar: 1 2 3 4

Reklam: